
Okumayı sevmediğini söyleyen insanların çoğu aslında okumayı denememiş değildir; okumaya birçok kez başlamış, birkaç sayfa sonra dikkati dağılmış, kitabı bir kenara koymuş ve bunu bir karakter kusuru gibi hatırlamıştır. Oysa mesele karakter değil, düzendir. Okuma alışkanlığı doğuştan gelen bir yetenek değil, tıpkı bir kası çalıştırmak gibi kurulan ve bakılmadığında zayıflayan bir pratiktir.
Bu benzetme abartı değil. Uzun bir metni takip etmek, bir cümlenin sonunda başını unutmadan ilerlemek, bir argümanın kıvrımlarını sabırla izlemek — bunların hepsi zihnin öğrenilmiş becerileridir. Yıllarca sadece kısa, bölük pörçük, sürekli bildirim yağmuru altında metin tükettiyseniz, bir romanın ilk otuz sayfası size gerçekten zor gelir. Bu bir eksiklik değil, antrenmansızlıktır. Ve her antrenmansızlık gibi telafi edilebilir.
Dikkatin çalındığı çağ
Nicholas Carr, Sığlık adlı kitabında basit ama rahatsız edici bir soru sorar: internet bizi nasıl okuyorsak öyle mi düşündürüyor? Ekran başında okuma, doğası gereği taramaya, atlamaya, bağlantıdan bağlantıya sıçramaya iter. Göz sayfada bir Z çizer, anahtar kelimeleri yakalar, gerisini geçer. Bu, bilgiye hızlı ulaşmak için harika bir beceridir. Ama derin okuma — bir metnin içinde uzun süre kalıp onunla düşünmek — başka bir şeydir ve bu ikincisi bakımsız kaldığında körelir.
Bir de aynı anda birçok işi yürütebildiğimiz yanılsaması var. Zihin aslında paralel çalışmaz; hızla bir görevden ötekine geçer ve her geçişte küçük bir bedel öder. Okurken gelen bir mesaja bakıp geri dönmek, kaldığınız cümleyi yeniden bulmak, bağlamı yeniden kurmak demektir. Yarım saatte on kez bölünen bir okuma, aslında hiç okumamaktır; sayfalar ilerler ama geriye bir şey kalmaz. Derin okuma, bölünmezliğin kendisidir.
Sorun kitapların ortadan kalkması değil; okumak için gereken sükûnetin ortadan kalkması. Telefonun titremediği, bir sonraki bildirimin merak edilmediği, zihnin tek bir şeye yönelebildiği yarım saat, bugün çoğu insanın gününde neredeyse hiç yok. Okuma alışkanlığını yeniden kurmak, biraz da bu yarım saati geri istemek demek.
Küçük ve mahcup başlamak
Okumaya dönmenin en işe yarar yolu, hedefi küçültmektir. “Bu yıl elli kitap” gibi hedefler çoğunlukla suçluluk üretir, alışkanlık değil. Bunun yerine günde on beş dakika, hep aynı saatte, hep aynı koltukta. Alışkanlığın çimentosu tekrardır; beynin bir davranışı bir yere ve bir zamana bağlaması gerekir. Sabah kahvesiyle, akşam yatmadan önce, işe giderken toplu taşımada — hangisi tutarsa.
İkinci kural: bir kitabı bitirme zorunluluğundan kurtulmak. Beğenmediğiniz bir kitabı yarıda bırakmak bir başarısızlık değil, sağlıklı bir seçimdir. Sevmediğiniz bir kitapla boğuşmak, okumayı bir ceza gibi hatırlatır ve alışkanlığı baltalar. Aynı anda birkaç kitabı açık tutmak da — biri roman, biri deneme, biri şiir — çoğu okur için serbestleştiricidir; ruh hâline göre birine uzanırsınız.
Bir de kitabı fiziksel olarak yakında tutmak. Çantada bir kitap, başucunda bir kitap, mutfakta bir kitap. Okuma çoğu zaman bir karar değil, bir fırsat meselesidir; beş dakikalık boşlukta elin telefona mı yoksa sayfaya mı gittiği, o kitabın orada olup olmamasına bağlı.
Kâğıt, ekran ve kalem
Hangi biçimde okunduğu da alışkanlığı etkiler. E-kitap okuyucular pratiktir, taşıması kolaydır, karanlıkta okunur; ama aynı cihazda hem kitap hem mesaj hem oyun varsa, dikkat sürekli bir kavşakta bekler. Kâğıt kitabın en büyük avantajı belki de yapamadıklarıdır: bildirim göstermez, sizi başka bir uygulamaya çağırmaz, pil derdi yoktur. Sayfa sayısının parmakların arasında azalması, ilerleme duygusunu somut kılar.
Okumayı derinleştirmenin en eski yöntemlerinden biri elde kalem tutmaktır. Altını çizmek, kenara bir soru işareti koymak, “buna katılmıyorum” yazmak — bunlar metinle konuşmanın yollarıdır ve okunanın akılda kalmasını belirgin biçimde artırır. İkinci el bir kitabı açtığınızda önceki okurun bıraktığı bu izlerle karşılaşmak da ayrı bir zevktir; kitabı bir kez daha, bu kez iki kişilik okursunuz. Kendi notlarınızı bırakmak ise, o kitabı bir sonraki okur için canlı tutmak demek.
Cemil Meriç'in odası
Türk düşünce hayatının en çok okuyan isimlerinden biri, hayatının büyük bölümünü göremeden geçirdi. Cemil Meriç genç yaşta görme yetisini yitirdi; buna rağmen Bu Ülke, Mağaradakiler ve ciltler dolusu Jurnal onun elinden çıktı. Bunu mümkün kılan şey, okumanın yalnız bir uğraş olmak zorunda olmadığıydı. Ona yıllar boyunca ailesi, öğrencileri, yakınları kitap okudu; o dinledi, not aldırdı, tartıştı. Okuma onun evinde bir odaya kapanma değil, bir sofra kurma biçimiydi.
Bu örnekte teselli edici bir şey var. Okuma alışkanlığını hep tek başına, sessiz bir odada oturan bir insan olarak hayal ederiz. Oysa sesli okuma, bir kitabı başkasıyla aynı anda okuyup konuşmak, bir bölümü birine anlatmak — bunların hepsi okumayı canlı tutar. Bir metni birine anlatmak zorunda kalmak, onu çok daha dikkatli okumaya iter.
Okumak yalnızlık işi sanılır; oysa en çok, okuduğunu birine anlatabildiğinde kök salar.
Alışkanlık çocuklukta ekilir
Yetişkin bir okur olmanın en güçlü belirleyicisi, çoğu araştırmanın gösterdiği gibi, evde kitap görüp görmemektir. Bir çocuğun okumayı sevmesi için ondan önce birinin okuduğunu görmesi, kucağında kitapla oturulmuş olması, sorduğu bir sorunun cevabının bazen bir kitapta aranması gerekir. Okumayı zorla sevdirmek zordur; ama okumanın sıradan, gündelik, keyifli bir şey olduğunu göstermek mümkündür.
Çocuğun kendi kitabını seçmesine izin vermek de önemli. Yetişkinin “kaliteli” bulmadığı bir çizgi roman ya da bir macera serisi, çoğu zaman okuma kasını çalıştıran ilk şeydir. Nasıl ki koşmaya başlayan biri maraton koşmaz, yeni okur da ağır klasiklerle başlamak zorunda değil. Önemli olan sayfayı çevirme isteğinin uyanması; gerisi zamanla gelir.
Yeniden okumak
Okuma alışkanlığının az konuşulan bir boyutu yeniden okumaktır. Aynı kitabı yıllar sonra tekrar açmak, çoğu zaman bambaşka bir kitapla karşılaşmak demektir; çünkü değişen kitap değil, okurdur. Yirmi yaşında sıkıcı bulunan bir roman kırk yaşında can evinden vurabilir. Bu yüzden sevdiğiniz birkaç kitabı elinizin altında tutmak, yeni kitap bulamadığınız dönemlerde bile okumayı sürdürmenin bir yolu. İkinci el bir nüshayı ucuza edinip üstüne yıllar içinde notlar biriktirmek, bir kitabı gerçekten kendinize mal etmenin en güzel biçimlerinden biri.
Okumanın toplumsal tarafı
Bir toplumun ne kadar okuduğu, o toplumun kendisiyle nasıl konuştuğunu belirler. Ortak okunmuş kitaplar ortak bir dil kurar; bir romanın kahramanına atıfla bir durumu anlatabilmek, bir denemeden bir cümleyi hatırlayıp bir tartışmaya taşımak, aynı şiiri farklı kuşakların ezbere bilmesi — bunlar bir kültürün bağ dokusudur. Okumak bireysel bir haz olduğu kadar, insanları birbirine tercüme eden bir araçtır.
Bu yüzden erişim meselesi önemsiz değil. Yeni bir kitabın fiyatı bugün birçok hane için ciddi bir kalem; bir öğrencinin, bir emeklinin, dar gelirli bir okurun ayda birkaç kitap alması kolay değil. İkinci el kitap tam da burada devreye girer. Bir sahaf rafında ya da sahafta.com gibi bir yerde aynı kitabın çeyrek fiyatına bulunması, okumayı bir lükstense bir alışkanlık olarak sürdürebilmenin önünü açar. Bir yazarı sevip sevmediğinizi anlamak için servet ödemeniz gerekmez; birkaç lira ve bir hafta sonu yeter.
Kütüphaneler de aynı işlevi görür ve hafife alınırlar. Bir mahallede iyi bir halk kütüphanesinin olması, orada büyüyen çocukların okurluğunu doğrudan etkiler. Okuma alışkanlığı, kişinin iradesiyle kurulur ama etrafındaki imkânlarla beslenir ya da kurur.
Neden zahmete değer
Bütün bu çabanın karşılığında ne var? En görünür kazanç, dikkatin geri gelmesi. Birkaç hafta düzenli okuduktan sonra insan, bir metnin içinde daha uzun kalabildiğini, daha az sıkıldığını, sayfayı çevirme isteğinin dinildiğini fark eder. Bu, sadece okumaya değil, hayatın geri kalanına da yayılan bir sükûnet.
Daha derin kazanç ise başkasının zihninde uzun süre kalabilme deneyimi. Bir romanı okumak, birinin gözünden dünyaya haftalarca bakmak demektir; bu, empatinin en pratik antrenmanıdır. Bir deneme, bir düşüncenin nasıl kurulduğunu, nasıl itiraz edildiğini, nasıl geri alındığını yavaş yavaş gösterir. Kısa metinler bilgi verir; uzun metinler düşünme biçimi kazandırır.
Son olarak, okuma zamanı başka türlü bir zamandır. Bildirimlerin, akışların, sonsuz güncellemenin dışında; başı ve sonu olan, kendi hızında akan bir zaman. Belki de bugün bir kitap açmanın en radikal yanı bu: yarım saatliğine de olsa, zamanı kendinize geri almak.
Alışkanlık bir gecede kurulmaz, bir gecede de yıkılmaz. Bazı haftalar hiç okuyamayabilirsiniz; bu bir kopuş değil, bir aradır. Önemli olan, eldeki kitabı bir suçluluk kaynağı değil, geri dönülecek bir yer olarak görmek. Rafında yarım kalmış kitapların olması bir başarısızlık işareti değil; okumanın hayatınızda hâlâ bir yer tuttuğunun kanıtı. Kitap sizi bekler; acele etmez.